Terziliğin tarihi çok eskilere dayanmaktadır.İlk çağlardan beri insanların giyinme ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla başlayan terziliğin hikayesi, avlanmayı öğrenen insanoğlunun hayvan derilerinden kendisine elbise yaparak soğuktan korunmaya çalışması ile başlıyor. Önceleri kemik parçalarını iğne olarak kullanan insanlar, deri parçalarını birbirine ekleyerek giysiler yapmaya başladılar. Sonraları gelişen kumaş dokuma sanatı, kumaşların kesilip biçilmesi, dikilip süslenmesi ve insan vücudu formuna uygun hale getirilmesi ile terzilik giderek gelişmeye başladı. Bu işler zamanla gelişerek toplumun bir ihtiyacı haline geldi. Terzilik zamanla ustalık ve ince zevke dayanan bir meslek haline geldi. Osmanlı’da terzilik çok önemli bir meslekti ve terziler bir hayli itibarlıydı.
“Terzi” (derzi) ve “terzibaşı” (derzibaşı) kelimelerine, ilk kez, devletin Fetret Devri (1402-1413) yıllarında rastlıyoruz. Meşhur tarihçimiz Oruç Bey bu olayı kendine has üslubuyla şöyle anlatıyor: “Âkıbet Sultân Mehemmed, Mûsâ Beg’i sıdı. Mûsâ kaçdı. Yolda kaçarken Mûsâ’nun atı çamura çökdi. Meger Mûsâ Beg’ün bir kulı vardı, derzisiydi. Saruca dirlerdi.” Birkaç nesil öncesinden insanlar “Bizim zamanımızda öyle dükkanlar, mağazalar yoktu. Evde dikiş bilen varsa o dikerdi, yoksa terzilere gidip kumaş seçip ölçü aldırıp diktirirdik,” diye anlatırlar. Şimdilerde ise sadece gelinlik veya mezuniyet elbisesi diktirmek veya fabrikasyon ürünlerin tadilatı için yolumuz terzilere düşüyor. Terzilik de diğer birçok el emeğine dayalı sanat ve zanaat gibi gün geçtikçe kayboluyor. Bir zamanlar, meslek olarak terzilik, altın bilezikmiş. Usta terziler aynı anda birçok çırak yetiştirmesine rağmen çırak seçerken de çok seçici davranırlarmış. Elinin yatkınlığı, gözlerinin sağlamlığı, dikkatli, sabırlı ve titiz olması bir çırak adayını tezgah başına geçiren en önemli etkenlerdendi. Bugünün terzilerinin büyük bir kısmı ilkokulu bitirir bitirmez meşhur terzilerin yanında çırak olmak için tüm maharetlerini göstermek zorundalardı. Terzi çırakları dükkana ustalarından önce gelir, temizliği yaparlardı. Ardından kömür ütüsünün külünü döker, temizler, yeni közleri hazırlarlardı. En büyük umutları ise ustalarından bir “aferin” veya müşteriden bahşiş koparmaktı. Ustanın çırağın parmağına “yüksük bağladığı”, çırağın ipliksiz iğne ile sürekli dikiş antremanı yaptığı yıllardan sonra, çırak ustalık yolunda yavaş yavaş ilerlemeye başlardı. Ustalarının yanında yetişen çıraklar, terziliğin güzide mesleklerinden biri olduğunun bilincinde olarak, çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan ustalığa yükselerek işlerine devam ederlerdi… Geçmişte, özellikle bayram öncesi günlerde terzi dükkanları hiç boş durmazdı. Terziye gidip takım elbise veya entari diktirmek bir gelenekti. Raflar kumaşlarla doluydu. Sipariş üstüne sipariş alınır, çift vardiya usülüyle sabahlara kadar çalışılırdı.
İSTANBUL – TERZİLER ODASI kuruluş 1950

